Gazeteci-yazar Özer Kanlı, Kıbrıs konusunda yeniden müzakere sürecine girilmeden önce Kıbrıs Türk halkının statüsü, siyasi eşitliği, egemenliği ve güvenliğinin netleştirilmesi gerektiğini vurguladı. Kanlı, “Kıbrıs Türk halkının geleceği, yeni hayal kırıklıklarına feda edilemeyecek kadar değerlidir” dedi.
Gazeteci-yazar Özer Kanlı, “Değerli Tufan Hocam, bu oyunu görün!” başlıklı yazısında Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’a seslenerek, Kıbrıs konusunda yeni bir müzakere sürecine girilmeden önce Kıbrıs Türk halkının statüsü, siyasi eşitliği, egemenliği ve güvenliğinin güvence altına alınması gerektiğini belirtti.
New York’taki son gelişmeleri değerlendiren Kanlı, Rum tarafının Kıbrıs Türk tarafının uluslararası temaslarından duyduğu rahatsızlığa ve Türkiye’nin garantörlüğü ile Türk askerinin adadaki varlığına yönelik tutuma dikkat çekerek, “Önce statü, önce eşitlik, önce egemenlik, önce güvenlik” mesajı verdi.
Özer Kanlı’nın yazısının tamamı şöyle:
“DEĞERLİ TUFAN HOCAM, BU OYUNU GÖRÜN!
Sayın Cumhurbaşkanı, Değerli Tufan Hocam;
New York’taki son gelişmeler bir kez daha gösteriyor ki Kıbrıs konusunda mesele yalnızca “çözüm istemek” değildir.
Mesele, nasıl bir çözüm istendiğidir.
Ve daha önemlisi, o çözümün Kıbrıs Türk halkını nereye götüreceğidir.
BM’nin Kıbrıs sorunundaki mevcut zemini bellidir.
Rum tarafının hedefi de bellidir.
Crans-Montana’da kalınan noktadan yeniden başlayacak bir süreç…
İki toplumlu, iki bölgeli federasyon…
Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisinin sona erdirilmesi…
Türk askerinin adadan çekilmesi…
Ve sonunda KKTC’nin ortadan kaldırılması.
İşte benim itirazım tam da buradadır.
Böyle bir sürecin sonunda Kıbrıs Türk halkının elde edeceği statü ne olacaktır?
Egemen bir halk mı?
Yoksa bugün uluslararası alanda “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanınan ve fiilen Rumların kontrolünde bulunan devlete eklemlenecek bir toplum mu?
Sayın Cumhurbaşkanı, Değerli Tufan Hocam;
Bu sorulara açık cevaplar verilmeden masaya oturmanın Kıbrıs Türk halkına kazandıracağı ne vardır?
Daha da önemlisi, karşı tarafın davranışlarına bakınız.
Bir taraftan “güven yaratıcı önlemler” deniliyor.
Diğer taraftan Kıbrıs Türk tarafının uluslararası temaslarından rahatsız olunuyor.
New York’taki son gelişmelerde, Rum tarafının yabancı diplomatlara Kıbrıslı Türk yetkililerle görüşmemeleri yönünde girişimde bulunduğu dahi ortaya çıktı.
Peki soruyorum:
Sizin dünyayla görüşmenize dahi tahammül edemeyenlerle hangi güveni inşa edeceksiniz?
Kıbrıs Türkünün sporuna engel çıkarılırken hangi güvenden söz edeceğiz?
Ekonomik ve uluslararası izolasyon devam ederken hangi ortak gelecekten bahsedeceğiz?
Kıbrıs Türk halkının ayrı siyasi iradesinin görünür olmasına dahi karşı çıkılırken hangi siyasi eşitliği kuracağız?
Güven sözle kurulmaz.
Güven davranışla kurulur.
Bir taraftan elinizi sıkıp diğer taraftan dünyayla temasınızı engellemeye çalışıyorsa, orada önce çözülmesi gereken ciddi bir güven sorunu vardır.
Dahası var.
Rum-Yunan tarafının Kıbrıs sorununa bakışında Türkiye’nin adadaki varlığı hâlâ temel hedeflerden biridir.
Türkiye’nin garantörlüğünün sona ermesi ve Türk askerinin adadan çekilmesi yıllardır açık biçimde savunulmaktadır.
O halde Kıbrıs Türk halkı şu soruyu sormak zorundadır:
1974 sonrasında oluşan güvenlik düzenini ortadan kaldırdığınızda Kıbrıs Türkünün güvenliğini kim sağlayacak?
Bir anlaşmanın altındaki imza mı?
Bir BM kararı mı?
Bir AB güvencesi mi?
Kıbrıs Türk halkı geçmişte bunların ne kadar yeterli olup olmadığını yaşayarak gördü.
Bu nedenle mesele yalnızca diplomasi değildir.
Mesele varoluştur.
Sayın Cumhurbaşkanı, Değerli Tufan Hocam;
Size bir de başka yönden bakmanızı öneriyorum.
Yeni bir müzakere süreci başarısız olursa ne olacak?
Yıllardır oynanan oyunun yeniden sahneye konulmayacağının garantisi var mı?
“Türk tarafı uzlaşmaz davrandı…”
“Türkiye çözümü engelledi…”
“Kıbrıs Türk liderliği fırsatı değerlendirmedi…”
Sonra?
Yeni kararlar.
Yeni baskılar.
Yeni izolasyonlar.
Ve başarısızlığın faturası yine Kıbrıs Türk tarafına…
Bu ihtimali küçümsemeyin.
Çünkü Kıbrıs meselesinde yalnızca masada ne konuşulduğu değil, masa dağıldığında kimin suçlanacağı da önemlidir.
Bu nedenle New York’ta üçlü görüşme konusunda yaşanan tartışmanın özüne bakmak gerekir.
Önemli olan üçlü görüşmenin yapılıp yapılmaması değildir.
Önemli olan o masanın zemininin ne olduğudur.
Benim görüşüm açıktır:
Kıbrıs Türk halkının statüsü açıklığa kavuşmadan; siyasi eşitlik lafta bırakılmayacak biçimde güvence altına alınmadan; egemenlik meselesi netleştirilmeden;
Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkının güvenliğindeki rolünün ne olacağı belirlenmeden; ve Rum tarafı Kıbrıs Türkünü dünyadan tecrit etmeye yönelik politikalardan vazgeçmeden, aynı müzakere çarkının içine yeniden girilmemelidir.
Çünkü yaklaşık altmış yıldır görüşüyoruz.
Kaç lider değişti.
Kaç BM Genel Sekreteri geldi geçti.
Kaç plan hazırlandı.
Kaç zirve yapıldı.
Kaç kez “son fırsat” denildi.
Sonuç?
Kıbrıs Türk halkı hâlâ uluslararası toplumun uyguladığı izolasyonlarla karşı karşıya.
O halde artık başka bir soru sormanın zamanı gelmedi mi?
Biz bütün enerjimizi neden sürekli sonuç vermeyen müzakere süreçlerine harcıyoruz?
Neden aynı enerjiyi KKTC ekonomisini büyütmeye, üretimi artırmaya, dünyayla doğrudan ilişkileri geliştirmeye ve Kıbrıs Türk halkının uluslararası görünürlüğünü artırmaya harcamıyoruz?
Neden hep bize çizilen masaya oturmak zorundayız?
Sayın Cumhurbaşkanı, Değerli Tufan Hocam;
Siz Kıbrıs meselesini bilen bir hukukçusunuz.
Yıllardır siyasi eşitlikten söz ediyorsunuz.
O halde siyasi eşitliğin daha müzakere masasına oturmadan sınandığını da görmelisiniz.
Bir taraf uluslararası alanda tanınmış devlet olarak masaya geliyor.
Diğer taraf “toplum” muamelesi görüyor.
Bunun neresi eşitlik?
Önce bu temel çelişkiyi konuşalım.
Önce Kıbrıs Türk halkının statüsünü konuşalım.
Önce egemenliğimizi konuşalım.
Sonra çözümü konuşalım.
Kimse Kıbrıs Türk halkından geleceğini belirsiz vaatlere teslim etmesini beklememelidir.
Ve kimse bizi, yıllardır sonuç vermeyen yöntemlerin bir kez daha denenmesinin zorunlu olduğuna inandırmaya çalışmamalıdır.
Yol yakınken doğru karar verilmelidir.
ÖNCE STATÜ.
ÖNCE EŞİTLİK.
ÖNCE EGEMENLİK.
ÖNCE GÜVENLİK.
Bunlar sağlandıktan sonra konuşulacaksa konuşulsun.
Ama bunlar yoksa bütün enerjimizi KKTC’nin kalkınmasına, güçlenmesine ve dünyada hak ettiği yeri almasına harcayalım.
Çünkü bu topraklarda Kıbrıs Türk halkının geleceği, yeni hayal kırıklıklarına feda edilemeyecek kadar değerlidir.”





